Kadı nedir?

Eskiden mahkeme başkanlarına verilen addır. Bunlar Tanzimat'a kadar her türlü davalara bakarlardı. Tanzimat'ta kurulan nizamiye mahkemeleri, kadıların yetkisini iyice azalttı. 1919'da Adliye Nezaretine bağlanan kadılık müessesesi, 1924'te şeri mahkemelerin kaldırılmasıyla son buldu. Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi, Selçuklu kanunlarına göre kazanın ve kaza ile ilgili siyaseti yürütme işlerini müstakil kadılara bırakmıştı. Osmanlı Devletinde kuruluşundan şer’i mahkemelerin kaldırılmasına kadar bu esasa uyuldu. Padişahlardan Sultan Birinci Bayezid Han, Osmanlılarda kadılık teşkilatının nizamını kurmuştur.

Bu nizama göre kadıların nerede, nasıl vazife yapacakları, tayin ve terfi işleri düzenlendi. Tanzimat'tan az önce; hukuk, ceza, ticaret ve diğer bütün davalara kadı huzurunda bakılır, Osmanlı tebaasından bir kimse ile herhangi bir yabancı arasındaki davalar da, tercüman vasıtasıyla yine kadı huzurunda ve şer’iye mahkemelerinde görülürdü. Sonradan nizamiye mahkemelerinin kurulması ile 1887 (H.1385) tarihli kararla, şer’i mahkemelerin ve kadıların fiili selahiyetleri daraltıldı. Çoğu davalar şer’i mahkemeler yerine nizamiye mahkemelerinde görülmeye başlandı.

Osmanlı Devletinin son zamanlarında şeyhülislam olan Hayri Ürgüplü de, kadılara ait kanunlarda kendi anlayışına göre değişiklikler yaptı. Bundan kısa bir zaman sonra da, 8 Nisan 1921 (H.1340) tarihli şer’i mahkemelerin kaldırılmasına dair kanun ile şer’i mahkemelerin bütün vazifeleri, asliye mahkemelerine devredilerek bu tarihten itibaren Türkiye’de kadılık unvanına da son verildi. Ülke nüfusunun az olduğu devirlerde kadılar, vatandaşlar arasındaki davalara camilerde bakarlardı. İlk mahkemeler camilerdi. Sonraları insanlar çoğalınca, buna paralel olarak davalar da arttı.

Bu sebeple işin nezaketi icabı davaların daha kolay ve daha çabuk çözülmesi için hususi binalar kiralandı ve bu binalarda kaza işlerine bakıldı. Kadılarda aranan ehliyet şartları: Kadılık mesleği, devletin amme nizamını (kanun düzenini) koruyan temel unsur olduğundan, her önüne gelen kadı olamazdı. Kadılar, yüksek medrese ilimlerini okuduktan sonra, kendilerine icazet (diploma) verilirdi. Bu diplomayı alanlar arasından uygun görülünler kazasker tarafından seçilerek sadrazama arz edilir ve sadrazamın tasdiki ile tayinleri yapılırdı. Kadı olacak kimsede aranan şartlar fıkıh kitaplarında bildirilmiş olup, Mecelle’nin 1792-1793 ve 1794. maddelerinde açıklanmıştır.

Buna göre kadı; hür, Müslüman, akıllı ve baliğ olmalı, dini meselelere ve muhakeme usullerine vakıf olarak yeterli bilgiye sahip, anlayışı kuvvetli, doğruluktan ayrılmayan güvenilir, vakarlı ve temkinli, sağlam, dayanıklı olmalıdır. Ayrıca hakim (kadı), iyiyi kötüden ayırabilecek temyiz kudretine sahib olmalı, küçük, deli ve bunak, kör ve sağır olmamalıdır. Kaza yani hadise ilmine hakkıyla vakıf olmalıdır. Kadının bakamayacağı davalar: İslam hukukuna göre, kadılar kendileri için su-i zanna, yani hakkında kötü düşünmeye sebeb olmayan herkes hakkında hüküm vermek selahiyetine sahiptirler.

Ancak kendilerinin yakın akrabaları mesela babası, annesi ve çocukları vs. hakında hüküm veremezler. Kadılar mahkemede taraflara eşit muamele ile söz haklarını muhafaza ve ispat külfetinin taraflardan hangisine düştüğünü tayin etmekle mükelleftirler. Kadıların, anlayış kudretini azaltan korku, hiddet, açlık ve susuzluk hallerinde, hataya düşmemek için, hüküm vermekten sakınmaları gerekliydi. Kadıya yasak olan şeyler: İslam hukukunda, kadılık yüksek bir mevki ve mertebe kabul edildiği için kadılardan zengin olanlarının, beytülmaldan (devlet hazinesinden) ücret alamayacakları bildirilmiştir. Yine zengin veya fakir hiçbir kadının, davaya taraf olanlardan (davacı ve davalıdan) hediye kabul edemeyecekleri, bunların verdiği ziyafetlere gidemeyecekleri beyan edilmiştir.

Hatta kadıların ariyet suretiyle (bedelsiz kullanma) veya vadeli, vadesiz veresiye mal alamayacakları, ikraz (borç verme) ve istikraz (borç isteme) ve bunlara benzer tasarruflarda bulunamayacakları ve ticaret yapamayacakları belirtilmiştir. Bir kazaya tayin edilen kadıya şer’i (dini) hükümleri icraya (uygulamaya) mezun olduğuna dair padişahın tuğrasını taşıyan bir “berat” verilir ve aynı zamanda bağlı olduğu kadıaskerlerden de (kazaskerden) bir mühürlü mektup alarak vazifesine giderdi. Kadıların vazifeleri: Kadıların bulundukları kaza ve şehirlerde şer’i mahkemeler vardı.

Kadılar şer’i ve hükmi muamelatta kendilerine verilen beratlarda gösterilen vazifeleri yaparlardı. Evleneceklere nikah kıyma, miras taksimi, yetim ve kaybolup bulunmuş malların muhafazası, vasi tayin ve vasiliği sona erdirme, vasiyetlerin ve vakıfların şartlarına uyulmasının gözetilmesi, suç, cinayet, ceza, hukuk, ticaret vesair bütün davalar, kadılar tarafından görülürdü. Ayrıca köylü ile askeri sınıf arasındaki arazi ile ilgili ihtilaflar hükumetin emriyle kadılar tarafından görülür ve verilen hüküm hükumete bildirilerek kararın infazı sağlanırdı. Kadıların şer’i olan hukuki vazifelerinden başka, idari yönden pek mühim vazifeleri vardı.

Bu hususta hükumetçe kendilerine ferman gönderilir, onlar da icab eden cevabı re’sen hükumete arz ederlerdi. Kadıların bulundukları şehir ve kasabaların inzibat görevi, mahalli ve askeri sınıfa bırakılmıştı. Zahire ve amele tedariki, hayvan sevki, menzil emirleri, asker toplanması, iktisadi işler, mahalli rayice göre satılan eşyalara narh konması, belediye işleri, yani askeri inzibattan başka bütün devlet işlerinin temini kadılara aitti. Bundan dolayı kadılar selahiyet bakımından devlet merkezine bağlı vazife sahibiydiler. Kadılar bu geniş vazifeleri dolayısıyla kendilerine gelen hüküm ve fermanları ve bunlara verilen cevapları ve gördükleri çeşitli davalara dair verdikleri hükümleri kayıt için “sicil”adı verilen kayıt defterleri tutarlardı.

Bugün sadece Türkiye’de müze ve kütüphanelerde bu sicil defterlerinden çeşitli sebeplerle zayi olan ve yananlardan geriye kalıp muhafaza olunanlar yüzbinleri geçer. Şimdi bu sicil defterlerinin tozlu yaprakları arasında yüzyılların birikintisi koskocaman bir adalet tarihi yatmaktadır. Kadı naibleri ve kassamlar: Kadıların vazifeleri çok geniş olduğundan işlerin görülmesinde kadılara yardım eden kimseler vardı. Bunlara “naib” ve “kassam” denirdi. Naib, vekil demekti. Mahkeme-i şer’ilerde kadılar namına muhtelif hizmetlerde vazife gören naibler vardı. Naibin bir veya birkaç olması kadının tayin edildiği kazanın büyük ve küçük olmasına, yapacağı işin geniş olup olmamasına bağlıydı.

Bundan dolayı kaza, sancak ve eyalet kadılarının naibleri ona göreydi. Naibler vazifelerinin mahiyetine göre kaza naibleri, kadı naibleri, mevali naibleri (büyük şehir kadılarının naibleri), kapı ve ayak naibleri (bunlar çarşı pazar ve seyyar esnafı kontrol ederlerdi) ile arpalık naibleri idi. “Arpalık” vezir, beylerbeyi ve sancak beyleri gibi askeri sınıf ile ilmiye sınıfından şeyhülislam, kazasker ve büyük kadılara geçinmeleri için tahsis olunan geçici-tekaütlük-emeklilik maaşına denirdi. Kassamlar, vefat etmiş olan bir kimsenin terekesini (mirasını) varisleri arasında taksim eden şer’i memurlardı. Bunlar iki kısımdı: Birincisi kazasker kassamları olup bunlar askeri sınıfa mensup kimselerin veraset işlerine bakarlardı. İkincisi mahallin kadılığında yani şer’i mahkemelerde bulunan kassamlardı. Bunlar da halk arasındaki veraset işlerine ve tereke taksimine bakarlardı.

Ayrıca her eyalet ve sancakta, kaza kadılarından başka toprak kadıları da vardı. Toprak kadıları, seyyar kadılıktı. Gerek devlet merkezinde ve gerek eyaletlerden tahkikatı icab eden bir iş, toprak kadıları vasıtasıyla tahkik ve teftiş olunurdu. Köylüler sancakbeyi, alaybeyi, subaşı, zeamet, timar sahipleri tarafından herhangi bir haksızlığa uğrayınca, şikayetlerini, eyalet ve sancak kadıları ile Divan-ı Hümayuna yaparlardı. Bunların tahkikatlarını yapıp, icab ederse kendilerine verilen emirlerle bu davalara da toprak kadıları bakardı. Köylülerin şikayetleri yine köylü ile olduğu gibi, timarlı sipahilerin de köylülere yaptıkları haksız muameleler, kanuna aykırı hareketler olabilirdi. Bu durumda sipahinin imtiyazına bakılmayarak, icabında onların da tevkif ve hapislerine dair valilere ferman gönderilirdi.

Diğer bazı gizli teşekküllerin tahkiki de toprak kadılarına havale olunurdu. Toprak kadıları ayrıca muharebe zamanlarında ve fevkalade hallerde memleket inzibatı (asayişi) ile alakadar olanlarla beraber hizmet görürlerdi. Bu kadılardan başka bir de “ordu kadılığı” vardı. Padişahlar, sefere gittikleri zamanlarda askeri sınıfların kadıları olan Rumeli ve Anadolu kazaskerleri de ordu ile beraber giderek kendilerine ait şer’i işleri görürlerdi. Padişahlar, sefere çıkmadıklarında veziriazamlar, sefere serdar-ı ekrem (başkumandan) olarak giderler, kazaskerler ise padişahla beraber kalır ve bunlara vekaleten ordu kadısı ismiyle “mevali” denilen büyük kadıların emeklilerinden malumat itibariyle değerlisi tayin olunurdu. Buna şeyhülislam konağında, kazaskerlere yapıldığı gibi, merasimle tayin beratı verilerek elbise giydirilir ve tayini kendisine fermanla bildirilirdi.

Ordu kadılığı, hem vazifesi ve hem de meşakkat ve mahrumiyeti bakımından ağır bir iş olduğundan bu hizmette bulunanlar değiştirildikleri zaman derecelerinden daha yükseğine tayin edilirler ve Harameyn, yani Mekke-Medine kadısı olurlardı. Kara ordusu kadısından başka, donanmaya (deniz kuvvetlerine) tayin edilen kadıya da “ordu kadısı” denilirdi. Bu tayini Rumeli kazaskeri yapardı. Derece itibariyle en önemli kadılıklar, öncelik sırasıyla, İstanbul, Mekke-Medine, Edirne, Bursa, Eyüp kadılıklarıydı. Geri kalan kadılıklar da yine sıraya tabiydi. İstanbul, dört kadılık bölgesine ayrılmıştı. Sur içi, İstanbul kadılığının bölgesiydi. Eyüp kadılığı, Çekmeceler, Çatalca ve Silivri kazasını ve çevrelerini içine alıyordu. Üsküdar kadılığı, İstanbul’un Anadolu yakasıydı. Galata kadılığı da, Beyoğlu yakasını içine alıyordu.

İstanbul kadısının çok önemli vazifeleri vardı. Bunlardan başlıcaları şunlardı: Kalpazanların kontrolleri, paranın alım gücünün korunması, su işleri, hamalların nizamı, fuhuş yasaklarına uyulup uyulmadığının kontrolü, içki-kumar yasaklarına uymanın sağlanması, yangınlar için tedbir alınması, kaldırımların tamiri, vasıtaların kontrolü, İstanbul’un sağlık işleriyle ilaç, doktor ve cerrahların teftişleri, amele ücretlerinin kontrolü, narhtan fazlaya satılan eşyadan dolayı yapılan şikayetlerin tetkiki, İstanbul’a yiyecek, içecek ve giyeceklerin ne suretle dağıtılacağı, et narhına dikkat edilmesi, esnafın kontrolü, odun ve kömürün narha göre satılması, ayakkabıların nizama göre yapılması, dilenciliğin men’i, hırsızlara karşı tedbir alınması, mahallelerde kefilsiz olarak hiç kimsenin oturmaması, ev inşasında dikkat edilecek şeyler, miri (Devlet) imalathanesinden başka yerde silah yapılmaması, İstanbul tarafına gelen gemi ve kayıkların muayyen yerlerinden başka yerlere yanaştırılmaması, bir muharebe esnasında kapıkulu ocaklarıyla birlikte sefere gidecek orducu esnafının tesbiti ve zamanı gelince sevkleri, yasak eşyanın memleket dışına çıkarılmaması, şayet özel olarak yabancı memleketlere eşya çıkarılacak olursa, bunun memleket ihtiyacına zarar vermiyecekse ihracına müsaade edilmesi, halkın sıkıntı çekmemesi için İstanbul’un gıda maddelerinin stoku için önceden tedbir alınması idi.

Son eklenenler